İnsanlar yaşamları boyunca bazı kayıplarla ve doğal olarak da yas ile karşı karşıya kalmaktadır. Bu kayıplardan katlanılması en zor olanlarının başında ölüm gelmektedir.         

Yas, kayıp yaşantısına verilen yeniden yapılanma tepkisidir. Bu, şiddetli ve uzun bir acı sürecidir. Vamık Volkan, yas tutmayı “Herhangi bir yitim ya da değişikliğe verilen psikolojik yanıt, iç dünyamız ile gerçeklik arasında uyum sağlayabilmek için yaptığımız uzlaşmalar” olarak tanımlamaktadır. Yas, kaybedilene dair tamamlanmamış planları, istekleri, hayalleri  içerir ve ana ikilem şudur: Gerçeklik, yaşamı kaybedilen kişi olmadan kabullenmeyi isterken, içsel psikolojik güçler, bağlılığı sürdürmeyi, onu yaşatmayı ve kaybolanı geri getirmeyi emreder. Bu normal bir süreçtir.

Yas, yaşanma biçimine göre; normal, travmatik ve kronik yas olarak tanımlanabilir. Normal yas; değer verilen bir kaybın ardından, şok ve inkârla başlayan, giderek kaybın kabul edilmesi, yeniden yapılanma ile  yasın tamamlanması şeklinde yaşanması beklenen süreçtir. Normal yasta kaybın doğal bir sonucu olarak ortaya çıkan fiziksel, duygusal, bilişsel ve davranışsal tepkiler görülmektedir. Fiziksel olarak, uyku ve yeme sorunları, psikosomatik rahatsızlıklar; duygusal olarak, kızgınlık, öfke, suçluluk, kaygı; sosyal olarak da, arkadaş ve akrabalarla olan ilişkilerin etkilenme biçimi  şeklinde kendisini gösterebilir.

Bireysel faktörler kadar kültürel faktörler de yasın nasıl yaşanacağını belirler. Ölümün ardından yapılan  ritüellerle kayıp yaşantısı, yakınlar arasında paylaşılır ve duyguların yaşanmasına izin verilirse, yasın normal bir süreç olması kolaylaşmaktadır. Örneğin kaybın ardından  kültürel olarak yas evleri, ağıt yakıcılar, yedinci, kırkıncı ve elli ikinci günlerde yapılan anmalar süreç için kolaylaştırıcı faktörlerdir.

Diğer yandan, normal yas tepkilerinin ‘sorun ve hastalık’ gibi algılanılarak yaşanmasına izin verilmemesi, süreci kronik yas haline getirmektedir. Duygusal tepkilerden rahatsız olan kültür, bireye  “güçlü” olması yönünde açık ya da gizli mesajlar verebilir. Birey bu durumda savunma mekanizmalarını harekete geçirerek yas tutmaya yönelik ihtiyaçlarını inkar edebilir. Duygunun gizlenmesi ya da bastırılması, geçici bir rahatlık sağlarken aynı zamanda sürekli bir acının yaşanmasına neden olur. Duyguların rahatlıkla yaşanamaması, yüzer gezer bir şekilde nerede, ne zaman karşısına çıkacağını bilmediği duygusal ve davranışsal tepkilere zemin hazırlamaktadır. Bu durumda  yas uzatılarak  kronik yasa dönüştürülür. Kronik yas; kaybın üzerinden en az 6 ay geçmesine rağmen bireyin kişisel, sosyal ve mesleki yaşam alanlarındaki işlevselliğinin giderek bozulması sonucu oluşan bir sorun olarak da nitelendirilebilir.

Kaybın ani şekilde oluşması, genellikle kişinin kendini çaresiz, yetersiz hissetmesine ve  güven duygusunun sarsılmasına neden olur. Yas süreci de buna bağlı olarak travmatik yaşanır.

Yas, bilişsel ve duygusal kabullenmeyi içermektedir. Birey bilişsel olarak ölen kişinin bir daha geri dönmeyeceğini kabul etmesine rağmen, duygusal olarak bunu içselleştirmesi için daha uzun zamana ihtiyaç duyabilmektedir. Zihninde yaşattığı kişinin,  somut olarak yaşamadığını, hissettiği bu durumun gerçeklikten kopukluğunu fark etmeye başlar. Bu farkındalıkla birlikte kayba yaptığı, ancak somut nesnesi olmayan yatırımı, başka nesnelere yönlendirmeye çalışır ve bu, hem kaybın kabulünü hem de bireyin yas sürecini tamamlamasını sağlar.

Doğal sürecin nasıl geçeceğini, kaybedilen kişinin, bireyin psikolojik atomundaki önemi etkilemektedir. Sıralı ölüm, yaşlılık gibi normal sebeplerle, kaza, cinayet, intihar gibi beklenmeyen durumlar ardından yaşanan kayıplar yasın yaşanma biçimini etkilemektedir. Ölen kişinin bağlanma figürü olarak oynadığı rol, geride kalanı yalnız, çaresiz hissettirerek baş etmesi zor bir hale sokabilir. Ölen kişi ile bitmemiş işlerin olduğu ilişki dinamikleri, kaybı yaşayana,  ayrıca suçluluk duyguları yükleyebilir ve buna bağlı olarak yas sürecini uzatabilmektedir.

Bireyin yaşı, inanç ve değerleri, kişilik özellikleri, zorluklarla baş etme biçimi,  sosyal destekten yoksun oluşu, kayıp sonrası azalan ya da artan roller, yası yaşama biçimini etkilemektedir.

Yas sürecinin kaybı fark etme, kayba tepki verme, ölen kişi ile ilişkilerin yeniden gözden geçirilmesi ve değerlendirilmesi ve ölen kişiyi unutmadan yeni ortama alışma, duygusal enerjinin yeniden kazanılması olarak sağlıklı bir şekilde yaşanması beklenir.

Yas ile oluşan duyguları ifade etmek, bu acıyı kabul etmek, tanımlamak ve üzerinde çalışmak çok önemli bir gerekliliktir. Aksi takdirde bu acı, bireyin yaşam kalitesini önemli ölçüde düşürebilir. Ölüm,  kendini yeniden değerlendirmesi ihtiyacını ortaya çıkabilir. Kayıp, bireyin dünyaya bakış açısında da önemli değişiklikler oluşmasına neden olabilir. Kayıp yaşayan birey, yaşamının anlamını yeniden oluşturma, yaşamının kontrolünü tekrar eline alabilmek düşüncesiyle önemli yaşam değişiklikleri yapabilir. Bu aşamada kayba yönelik olan duygusal enerjiyi, bireyin yaşamındaki diğer ilişkilere ve kişisel ilgi alanlarına yönlendirilmesi oldukça önemlidir. Bu, ölen kişiyi unutmaya yönelik bir girişim değildir; geçmişini, anılarını koruyarak geleceği yaratma çabasıdır.

Bu zor aşamada bireylerin yanında olmak, acılarını yaşamalarını desteklemek ve paylaşmak, acılarını yaşamları boyunca taşımamaları anlamında oldukça önemlidir.

*Göka, E. (2009). Ölme, Ölümün ve Geride Kalanların Psikolojisi. İstanbul: Timaş Yayınları.
*Onur, B. (1991). Gelişim Psikolojisi, Yetişkinlik, Yaşlılık, Ölüm. Ankara: V Yayınları.
*Yalom, I. (2008). Güneşe   Bakmak, Ölümle Yüzleşmek. İstanbul: Kabalcı Yayınevi.
*Yalom, I. (1999). Varoluşçu Psikoterapi. İstanbul: Kabalcı Yayınevi.
*Zintl, E., Volkan,V.(2010). Gidenin Ardından. İstanbul: OA Yayınları.


Yorumlar