"Bilindik yanıtların konforundan, cevapsız soruların cazibesine yolculuk": Küçük karabalığın seyir defterine bir öykünme


09 Temmuz 2015

996


“Ne zamandır yazdıklarını okuyordu. Bir eksik vardı. Cümlelerinin sonunda olması gereken işaretlerden biri kayıptı. Gerektiği zaman ekrandaki imlecin ardından sayfaya kayıp, beyaz kalan boşluktaki yerini alırdı, cümlenin gidişatına uygun olan işaretler. Ama bazı cümleleri kuramadığında anladı, klavyesinde bir tuşun eksik olduğunu. İşte orda, bir kara delik gibi gözüne batıyordu. Hayret! Bu kadar belirgin olan bir eksikliği, nasıl da şimdiye değin fark etmemişti? Hafızasını yokladı, ne zamandır o tuşu kullanmadığını ya da o tuş yerinin ne zamandır kara kara kendisine baktığını, ama hatırlayamadı. Kütüphanesine yöneldi, bir düzine kitap seçti. Satır satır, sayfa sayfa kendi yazdıklarında eksik olan işareti aramaya başlayacaktı. Önceleri, sayfalarca gezindi, aradı taradı, satır arası gizli işareti. Bulamadı mı, vardı ama göremiyor muydu? Gözleri, hatta zihni bu kadar kör olabilir miydi ya da olmayan bir şeyi arayacak kadar hayalperest miydi?  Birden kendini, farklı bir cümle yapısının içinde gezinirken buldu. Uzun zamandır, ne yaşam içindeki konuşmalarında ne de yazdığı hikayelerde bu tür cümleler kurmadığını, kuramadığını düşündü. Çok eski zamanlarda, çok çok eski günlerde hiç korkmadan, hiç zorlanmadan merakını nasıl da sorularla ifade edebildiğini anımsadı. Ah o eski tat, nasılda zihnini harekete geçirmişti. İşte o tatla birlikte, cümlelerini taradığı son kitabın, son sayfasının, son satırındaki o son cümlenin sonunda, pırıl pırıl parlıyordu: soru işareti.”

Merak, içimizdeki küçük profesörün ilk yakıtı olarak, yaşamın ilk yıllarında bize eşlik etmeye başlayan öğrenme, anlama ve anlamlandırma çabalarımıza hizmet eden, o içsel motivasyon. Yaşam akademisinden aldığımız o ilk unvan. Ne kadar da kendiliğinden, ne kadar da coşkulu, ne kadar da samimi ve korkusuz.

Daha konuşmaya başlamadan, sessiz sedasız sorduğumuz sorular yok muydu merak ettiğimiz dünyaya dair? Önce kendi bedenimizi tanımak için el, ayak parmaklarımızı sonrasında etrafımızdaki her şeyi “Bu ne?” “Ne işe yarar?” edasıyla ağzımıza götürdüğümüz anlar, lisanı olmayan dönemlerimizin merakla şekillenen zihinlerine yönelik ilk örnekler değil mi? 

Ve daha ilk andan itibaren, her şeyi merak etmememiz gerektiğine dair yanıtlar almaz mıydık? “Eyvah o misketi yutacak.”  ya da “Aman aman, dikkat edin prizleri kapayın, ne olur olmaz parmaklarını sokabilir?” gibi cümlelerin arkasında gizlenen kaygılar, korkularla hem bizi koruyan hem de her şeyin peşinden gitmenin tehlikeli olabileceğine dair bir algıyı oluşturan sesli, sessiz yanıtlar. Korkusuzca ilerleme ile zararlardan korunma arasındaki o ince çizgide yürümeyi öğrenerek, dünya ile tanışmak.

“Öğrenmenin ve değişimin soru işaretinde gizli olduğunu yeniden keşfetmek aynı zamanda bir çöküntü de yaratmıştı içinde. Ne yazdıklarında ne de yaşamında nicedir merak yoktu. Değişim yoktu. Yazdıkları, bildiği kelimeler içinde boğulurken, kendisi de tanıdık adımlar, rahat seçimler, risksiz kararlar ve korkular içinde yitip gidiyordu. Ah, bilirdi ki kahramanlar, yazarlarının parçalarını taşırlar. Lakin bu kadarı da fazla idi. Nasıl görmez insan, yeni sandığı her karakterde takılı kaldığı değişmez suretini?  Ah, o ‘küçük kara balık (*)’. Ne zaman terk etmişti, çocukluğunun ilk kahramanı olan o küçük kara ruhun peşinden gitmeyi? İçindeki o kara fosili, kumların altında gizlenmiş o yarı ölü yarı canlı iskeleti, nasıl yeniden harekete geçirecekti? Bu soru, ruhunun derinliklerinde, tıpkı klavyedeki kayıp tuşun karaltısı gibi kocaman, yanıtsız bir kara boşluk gibi duruyordu. Buna karşın, o son sayfada parıldayan soru işareti artık onunlaydı. Cevapsız soruların cazibesini, bilindik yanıtların konforuna tercih etmekti, merak.”

Çocukla dış dünya arasında köprü olan bakım verenin (anne, veya diğer birincil bakım veren kişi/ler)  ilişkisi ile merak, ya içsel motivasyon olarak kalır ya da dışardaki ile bağımlı ilişkisi içinde, ondan alacağı motivasyon uğruna kurban edilir. En büyük sınavıdır bu, emekleyen ruhun, büyüme yarışında. Yarış, ya sponsorun (bakım veren) belirlediği bir alanda, onun onay ve beğenisi ile şikeye yatırılacak ya da içteki motivasyonla istenen, beklenen, kabul edilen alandaki yarıştan feragat ederek kendi bireysel koşusunun antrenmanında ter atılacaktır. Bu gerçek kapasite ve gerçek efor için verilecek ilk ve kritik karardır. Bu karar, ne yaptığı ne yapacağı merak edilen ve bu bilinmezlik içinde şekillendirilen bir tohum olmak yerine, neyi, neden, nasıl ve ne için istediğini merak eden, sorgulayan bir tohuma dönüşmek için gerekli olan yaşamsal bir işbirliğinin göstergesidir. Yaşamsal sözleşmenin altındaki iki imza, sorumlu taraflara aittir. İşbu sözleşmedeki anlaşmazlıklar dahilinde, adl-i hayat mercileri devreye girecektir.

“Soramazdı artık, kendi bıraktığı yolculuğun hesabını kimseden. İçi acıyarak, kan ağlayarak sorumluluğunu alacaktı yazmadığı kelimelerin, keşfetmediği parçalarının, yaratamadığı kahramanların. Ne yok saymak, ne yerinde saymak, ne unutmak rafa kaldırdığı merakın izini silememişti suretinden işte. Yazdığı onca öykü, anlattığı kahramanlar ve duygular, kapağı kapanmaz bir kitap gibi önünde apaçık duruyordu. Artık yeni şeyler yazmanın zamanı diye düşündü. Yazacağı yeni kahraman için, içindeki iskeletle buluşmak üzere klavyedeki o kara deliğin içine paçasındaki korkuya rağmen atladı.”


Yorumlar