İnsan Bir Yerde Kendini Bırakmalı


26 Şubat 2010

3429


“İnsan bir yerde boş vermeli kurallara, düzenlere

İnsan bir yerde kendini bırakmalı

Hiçe saymalı düzenini dünyanın

Zamana karşı koymalı

Sıyrılmalı ayıplardan, korkulardan

Küçük hesapları bir yana atmalı

Yaşamalı şöyle alabildiğine

Büyük delilikler yapmalı

İçmeli

Sevmeli

Küfretmeli

Adam öldürmeli

Kendine bir başka gözle bakmalı

İnsan bir yerde boş vermeli kurallara, düzenlere

İnsan bir yerde kendini bırakmalı...”

Ümit Yaşar OĞUZCAN

Aldatma Üzerine Bir Öykü: İnsan Bir Yerde Kendini Bırakmalı

Tatil yuvama bir an önce varmak için erkenden başladığım yolun sonuna gelmiştim nihayet. Yorgundum, açtım. Tatil köyünün kapısından içeri girdiğimde beklediğimden de iyi olduğunu gördüm. Resepsiyonda işlemlerimi bitirdikten sonra odama çıktım. Bavullarımı açıp şahsi eşyalarımı yerleştirdim. Öğlen yemeğine kadar kestirmeye karar verdim...

Aslında oraya kafamı dağıtmaya ve ruhumu tazelemeye gidiyordum, kötü anılarla dolup geldiğim Ankara’yı unutmaya.

Dünyanın her yanından güzel ve dikkat çekmek için son derece parlak mayolar giyen genç sarışın dilberler, zeytinyağlı yemekler ve bizden unsurları içinde barındıran Antalya, böylesi bir kültür mozaiği ve dünyanın en güzel plajıyla her şey çok güzeldi. İlk günler oldukça iyi geçti. Sabah uzun uzun kahvaltı, sonra sahilde kitaplarım ve deniz, öğlen yemek sonrası şekerleme, öğleden sonra yine deniz ve akşamüstü havuz sefası. Ankara’nın kasvetli, yorucu ve stresli yaşamından uzaklaşmak ve kısa süreliğine de olsa denizin o kendine has büyüsü içinde eriyip gitmek.

İşte böyle bir anda başladı her şey.

Öğleden sonra sahildeki bardaydım. Bir şey içiyor ve kitap okuyordum. Bronz teni, kışın fazla kilolarından kurtulmuş güzel vücudunun tüm hatlarını ortaya çıkaran bikinisiyle göz alıcıydı. Geldi oturdu. Yaz enerjisiyle parlayan gözleriyle kendine fazlaca güvendiği ortadaydı. Normalde belki yanına gitmeye cesaret edemez, bana cesaret verecek bir davranış içinde olmasını beklerdim. Fakat tatildeydim, her an kalkıp gidebilirdi, günlerim sayılıydı ve bu kısıtlı zamanı dolu dolu yaşamak niyetindeydim. Utangaçlıkla vakit kaybetmenin hiç zamanı değildi. Ama tatsız bir baskına uğramamak, utanç ve hayal kırıklığı yaşamamak, çok zor durumda kalmamak ve tatilimi zehir etmemek için biraz da beklemeliydim. Geleni gideni yoktu. Yalnızdı benim gibi. Başladı gözlerimiz muhabbete, kitaptan kaldırdıkça başımızı, birayla derken ısındık birbirimize. Gözleri kocaman bir denizdi

”Hi. Merhaba" dedim.
”Merhaba"
"Ben Mavi Tuna..."
"Ben de Kumral Ada. Memnun oldum... Nerden?"
“Ankara”
“Ankara”

Güzel olduğu kadar akıllıydı da. Sanattan, edebiyattan, Ankara’dan ve hayata dair pek çok konuda uzun uzun sohbet ettik. Ortak tanıdıklar aradık. Ortak mekanlarda bulunmamızın ilginçliği üzerine tatlı hayaller kurduk. Shakespeare’ın ünlü tragedyası Othello’dan bir şeyler okudu bana:

“Tanrı sınamak istediğinde beni,

Dert verip dermanımı kesseydi,
Bin bir türlü sıkıntı, utanç yağdırsaydı
Göklerden şu çıplak kafama,
Boğazıma kadar beni gömseydi yoksulluğa,
Tutsak edip kırsaydı bütün umutlarımı,
Bir damla huzur bulabilirdim yine de
Ruhumun bir köşesinde.
Ama hayır, küçümseyen dünyanın
Durmadan beni gösteren parmağı
Değişmeyen bir alay konusu ediyor beni.
Buna da katlanabilirdim; dayanabilirdim buna da.
Ne yazık, içime aşkımı sakladığım,
Bana isterse hayat, isterse ölüm getiren o kaynaktan, 
Sevgisini isterse besleyen, isterse kurutan o pınardan,
Çıkarılıp atılmak!
Ya da orada kalıp orayı iğrenç kurbağaların
Çiftleşip ürediği pis bir su birikintisi saymak!
Rengin uçtu bak;
Sakin ol, genç, gül dudaklı, masum yüzlü melek!

Şimdi cehennem kadar korkunç görünüyorsun sen!”


”Bu gece dolunay var, sabaha kadar onu seyretmek istiyorum, bana katılmak ister misin?” ”Teşekkürler ama sanırım size katılamayacağım”

O akşam restoranda gördüm. Öğlen ki tanışmanın verdiği cesaretle hafifçe gülümseyerek selamladım. Yemekten sonra nasıl olduğunu anlamadan O’nunla teras barda aynı masada buldum kendimi. Son derece hoş bir bayandı. 

 

Uzun ve yorucu bir çalışma döneminden sonra küçük ama gerekli kaçamağımı renklendirmek istiyordum. Kalbi boş ya da dolu herkeste özel bir yeri olan bu mevsimde; insan aşka susuyor, kendini farklı hissediyor ve adeta başka bir frekansa kayıyor. Birlikte geçirilen romantik yaz akşamlarının sonunda enerjik sevişmeler ve tazelenen duyguları arzuluyor. 

Sonuçta rahip değildim. İçimde uyanan, deniz gözlü kıza kapılıp nereye gittiğimi bilmeden sürüklenmek isteğini bastıramadım daha fazla.”Neden olmasın” dedim. Kendime olan güvenim artmıştı, rahattım, duygularımı zenginleştiren ve cesaretimi sınayan bir macera olmalıydı. Gecenin ilerleyen saatlerinde alkolünde etkisiyle bu konuyu ona açtım. “Senden çok hoşlandım, seni istiyorum” dedim. Evli olduğumu ve bunun güzel bir yaz aşkından öteye gidemeyeceğini, yaşanan her güzel anın yanımıza kar kalmasını istediğimi, birbirimizde yaratacağımız coşkulu duyguları mantığımızın sesiyle ve prensiplerimizle dengeleyebileceğimizi de ekledim. Neye uğradığını şaşırdı. Gece, alkol ve içten bakışlarımın mantığını ele geçirmesine izin vermemek için izin istedi ve odasına çekildi. 

Uzun bir gece oldu.

O sabah kahvaltıya inmedi. Öğlende ortalıklarda görünmedi. Akşam yemekte karşılaştık, selamlaştık. Mırıldanır gibi bir iki kelime döküldü ağzından sonra vazgeçti. Ayrıldık.

Bir şeyler yazdım, kısa bir mektup gibi oldu ve tatil boyunca biraz samimi bulduğum garsonla odasına yolladım: “Sana bu satırları uzun bir günün yoğunluğuyla yazıyorum. Saatlerdir içiyorum. Bütün gün nerde ve nasıldın? Neler düşünüyorsun, bilmiyorum. Hep aklımdaydın. Kimsin? Neden kendi kendimizle savaşıyoruz? Ve neden kısa hayatımızın tadını çıkarmıyoruz? Biliyorum, insan en büyük savaşı kendi içinde veriyor. Düşler kuruyorum, seni istiyorum, ihanetim oluyor, neden? Yüreğinin sesini dinle. Şairin dediği gibi: Neler söylersin bilemem ama asla deme, dayanamam.”

Yine uzun bir gece oldu.

Sabah beni aradı ve güzel bir kahvaltıya ne diyeceğimi sordu. Sevinçten deliye döndüm. Kahvaltıdan sonra indik sahile, gecenin yorgunluğunu atmak için. Saldırdık denize. Koca bir öğleden sonrayı güzel bir hatunla dalgalarda oynaşarak geçirdim. Denizin bizi böylesine içinde eritmesi arzularımı hafifletici bir neden olamadı. Tüm gün boyunca verdiğim emeklerin karşılığını gece alacağım hissini bende uyandırmasından sonra çocuklar gibi şendim ve ben o gece dev gibi bir orduyu yendim.

Gece. Elbisesi muhteşem vücudunu bir kılıf gibi sarıyordu. Çok çekiciydi. Bir dostum "Erkeklerin sadakati sabun köpüğüne benzer, ilk çarptığı yerde patlar" demişti. Aklıma geldi işte ve gülümsedim. O’nu kollarıma alıp defalarca öptüğümden uzun bir süre sonra kendime gelebildim ve kapıyı kapattım. Gecemiz olması gerektiği gibi benim odamda sonlandı. Yıllarca alıştığım geçmiş aşk tecrübelerimin ve sevişme tarzımın dışında bir gece geçirmek şaşırtıcı ve heyecan vericiydi. 

Ve uyurken kollarımda son sözleri:
“Açık bırak pencereyi ve sabah güneşinin rüzgarı önüne katarak perdelerle yapacağı raksı kaçırmayalım.”

Küçük mutlulukların görkemine inandırdık kendimizi ve tatlı bir gülümseme ile daldık uykuya.

Derken kan ter içinde uyanmışım. Uzun zamandır bu kadar ayrıntılı bir rüya görmemiştim. Ve hiçte fena değildi.

Kısadan hisse: Tatilde eşinizden ayrılmayın, eşinizi yalnız bırakmayın. Çünkü ayrı tatiller var olan ayrılık duygusunu hızlandırır ve aldatma getirebilir.

oldu. dedi. Gülümseyerek ayrıldı... dedim. Belirgin bir melodik uyum içindeki Othello’nun sözleri, en beğendiğim bölümlerden biriydi benimde. Ne çok ortak noktamız var diye şaşırmıştık. Ve Barok anlayıştan, her güce karşı bir karşı güç yer almasından, dengeden, uyumdan, Othello’nu Shakespeare’in öteki yapıtlarından farklarına kadar uzayan sohbetimizin sonuna doğru: Gülüştük. Güzel tesadüfe kadeh kaldırdık.


Yorumlar