Kendini Gerçekleştirmek


17 Mart 2009

2806


KENDİNİ GERÇEKLEŞTİRMEK

Hayat üstümüze üstümüze geldiği, sorunlar boyumuzu aşıp da çözüm bulamadığımız, kendimizi çaresiz, yetersiz hissediğimiz anlarda geçmişe gitmek, çocukluğumuza dönmek ve orda kalmak isteriz.

“Keşke yine çocuk olabilsem ve hep çocuk kalabilsem!”. Biz yetişkinlerin çok defa dile getirdiği, arzuladığı ve olmayacağını bile bile keşke bir mucize olsa diye dileği...

Sabırsızlıkla beklediğimiz yetişkinliğe erişince neden geçmişe dönme isteği ve özlemi duyarız? Çocukluğa, çocuklara özeniriz?

Çocukken bize uygulanan yasaklardan, kısıtlardan kurtulmak ve her istediğimizi anne-babamıza sormadan, izin almadan yapabileceğimizi ve çok özgür olabileceğimizi düşündüğümüz için isteriz bir an önce büyümeyi.

Ama büyüdükçe sınırların, kısıtların, hoşgörüsüzlüğün ve sorumlulukların arttığını asıl özgürlüğün çocuklukta olduğunu anlarız, ancak iş işten geçmiştir.

Çocuklar özgürdür, çünkü spontandır (kendiliğinden). Çocuk kendini oynar, içinden, yüreğinden ne geçiyorsa çekinmeden, utanmadan, korkmadan onu dile getirir. Henüz “ kalıplanmış “ değildir.

Çocuk doğuştan sahip olduğu spontanitesi (kendiliğindenliği) sayesinde sınırsız hayal gücüne ve yaratıcılık potansiyeline sahiptir. Oyunlarında kendilerine sınırları olmayan yepyeni dünyalar kurar, bu oyun anını birbirleri ve oyuncaklarıyla gerçekmişcesine yaşarlar. 

Zaman içinde aile, toplum/çevre tarafından yapılan ayıp, günah gibi değerlendirmeler ve konan yasaklar, kısıtlar-sınırlar sayesinde sahip oldukları bu  spontan davranış biçimi, köreltilip yok edilmeye çalışılır.

Çocuklar, önce ailenin sonra da eğitimcilerin kafalarında oluşturdukları modellere uygun hale getirilmeye yani kalıplanmaya başlar. Böylece içlerinden geldiği gibi değil de çevrenin, toplumun istediği şekilde hareket eden bireyler olmaya başlar. Özgürlük de üstü toprakla örtülüp, geçmişe gömülen hayal gücü ve yaratıcılık potansiyelinin yanında yerini alır.

 

 

 

Engellenmiş, kısıtlanmış yaratıcılık yeteneği, “Yaratıcılık Nörozlarına” neden olur. Bu kişiler belirli zeka düzeylerine, özel bazı yeteneklerine rağmen yaşamda pasif kalır, mevcut potansiyallerini geliştiremez ve “kendilerini gerçekleştirmezler”. Yaratıcılık nörozu sergileyen kişilerin hem kendileri ile barışık olma şansları azalır, hem de çevrelerindeki kişilerle yapıcı ve yaratıcı iletişim kurmaları güçleşir. Bu sorunları giderebilmenin ilk adımı bu kişilerin spontanlıklarını artırarak, yaratıcılıklarını kullanmalarına fırsat tanımaktır.

Anne baba ve eğitmenlerin en önemli görevi, yetişmesinden sorumlu oldukları çocuk ve gençlerin spontanlıkları öldürmeden, anlamsız kısıtlamalar, engeller koymadan, onların içindeki cevheri, yaratıcılık potansiyelini ortaya çıkarmalarına yardımcı olmak olmalıdır.

Bunun için de çoçuğun hayal gücünü harekete geçirecek, yeteneklerini ortaya çıkaracak farklı deneyimlere, çalışmalara teşvik etmek, ayıp, günah, kötü gibi nitelemelerle önüne duvarlar örmemek, sınırlarını daraltmamak gerekir. Kafamızda oluşturduğumuz modele uygun davranışları çocuktan beklemek, onun kendisi olma, kendi gibi davranmasına en büyük engeldir.

Sürekli engelemeler, kısıtlarla karşılanan çocuk zaman içinde kendi olmayı bırakıp, anne babanın, çevrenin toplumun istediği birey olma yolunda yürümeye ve mutsuzluğun tohumları atılmaya  başlar. Bu çocuk yetişkin olduğunda her türlü ihtiyacı karşılanmaış bile olsa kendi olma, kendi gibi davranmayı unutmuş, içindeki cevherlerin, sahip olduğu potansiyelin üzerini örtmüştür. Örtülen şey, görülmez; görülmeyen şey, yok farzedilir. Dolayısıyla, kendini gerçekleştirme aşamasına gelmiş, herşeye sahip olduğu halde bir türlü kendini mutlu hissedemeyen bireylerin toplumu oluşur. Bu bireyler, kendileri bile neden mutsuz olduklarının farkında değildir. “Herşeyim var, herşeye sahibim ama neden mutsuzum” diye kendini sorgulayanlar ya da ben neden “A” nın, “B” nin sahip olduklarına (ihtiyacı olmadığı halde) sahip değilim, ben de sahip olmalıyım diye gereksiz rekabet içine giren doyumsuzlar ordusunun bir neferine dönüşüyorlar. Günümüzün acımasız rekabet ortamı ve tüketim çılgınlığını teşvik eden stratejiler de bireyleri böyle davranmaya daha da zorluyor. İnsanların sahip oldukları olanaklarının artmasına rağmen her geçen gün daha mutsuz olmaları ve hala bu kısır döngü içinde savrulmaları kendileri, gerçek ihtiyaçları hakkında ne kadar yetersiz içgörüye sahip olduklarının göstergesidir.

Bu bireylerin, mutsuzluğunun çözümü kendini tanımaktan, farkındalığın artmasından ve içgörü kazanmaktan geçer. Farkındalığını artıran, içgörü geliştiren birey, neye ihtiyacı olduğunun ve nelere sahip olduğunun bilincindedir. Anlamsız tüketim peşinden koşmayan ya da kendini, sahip olduklarını karşılaştırmayandır. Sahip olduğu potansiyeli üretmek, yaratmak, yeni şeyler ortaya koymak ve bunları insanların yararına sunmak için uğraşandır. Bu düzeydeki kişi kedini gerçekleştirme aşamasına gelebilmiş mutlu azınlıktır.

Bu mutlu azınlığın içinde varolmaya, gerçek ihtiyaçlarımızın farkında olarak, bastırılmış, örtülmüş spontalığımızın üzerindeki örtüyü kaldırarak başlayabiliriz. Çünkü doğuştan getirdiğimiz ve evrensel bir meleke olan spontalık yok olmaz, sadece kullanılmadığından biraz tozlanmış ve paslanmış olabilir. Sınırlarımızın, ördüğümüz duvarların farkında olup bunları yıkarak işe başlayabiliriz. Kendini tanıma, kişisel gelişim ve spontanite konularında eğitim almak, çalışmalara katılmak, kaybedilen spontanlığın yeniden kazanılması ve çocuk özgürlüğümüze ulaşma için yardımcı olabilecek yöntemlerdir.

 

Doğumdan, ölüme kadar ki yaşam sürecimizde, insan olarak hepimizin temel amacı; mutlu olmaktır. Yani, yaşamı doya doya yaşamak, yaşamdan keyif almak, varolmamızın gereklerini yerine getirmektir. Bunu gerçekleştirebilmek için de temel ihtiyaçlarımızı karşılamamamız, tatmin etmemiz gerekir. En temel ihtiyacımız olan “fiziksel” ihtiyaçlardan başlayarak, en üst seviyedeki “kendini gerçekleştirme” ye kadar olan aşamadaki en küçük bir eksiklik, temel amacımız olan “mutluluğa” gölge düşürür. Her bireyin eksikliğini hissettiği ihtiyaç, onun için en değerli ve önemli gereksinimdir. Günlerdir aç olan “A kişisi” için karnını doyurabileceği bir parça yiyecek en değerli ihtiyaçken, varlık içinde yaşayan, maddi hiç bir eksiği olamayan “B kişisi” için gerçek bir dosta sahip olamamak en büyük eksikliği oluşturur. Yemek, içmek, nefes almak gibi en temel ihtiyaç olan fiziksel gereklerin karşılanması, güven-emniyet, sevgi, saygı gibi daha üst aşama gereksinimlere geçebilmeyi sağlar. Tüm bu ihtiyaçların yeterince karşılanmasından sonradır ki en üstteki “kendini gerçekleşme” aşamasına geçilebilir. Kendini gerçekleştirmek; üretmek, yaratıcılığını ortaya çıkarabilmek, yaşama, topluma, evrene katkıda bulunabilmektir. Olanakların yetersizliği gibi çeşitli etkenlerle toplumda bu aşamaya gelebilen birey sayısı az olabildiği gibi fiziksel, ruksal ve sosyal gereksinimlerini yeterli oranda karşılayabildiği halde kendini gerçekleştirmekte sorun yaşayan, bunu sıkıntısıyla savaşan da birçok insan var maalesef. Çünkü çocukluktan itibaren bastırılmaya çalışılan  spontanlık (kediliğindenlik), yaratıcılığın ortaya çıkarılmasında engel teşkil etmektedir.


Yorumlar