Sevilen Bir Kişi Kaybedildiğinde Yaşananlar Ve Yas Süreci


06 Şubat 2010

2468


 

Yaşamımızda her an bir kazanım ve kayıp döngüsü içinde zamanda ilerleriz. Doğarken annemizin rahat ve huzurlu rahmini bırakır, daha özgür ama yaşamda kalabilmek için daha çok çaba gerektiren dış dünyaya gireriz. Bu olguyu her an yaşar ve tekrar ederiz. Ama bazı durumlar vardır ki buralardaki kaybedişlerin acısı diğerlerinden daha yoğun hissedilir ve yaşamımıza damgalarını vururlar. Bir sevilenin, bir yakının, bir dostun kaybı böyle bir kayıptır ve kişiyi üzüntüye sokar. Bunların yanında mesleğin, paranın, ilişkilerin kaybı gibi olaylar da benzer bir kayıp duygusu yaşamamıza neden olur. Aşağıdaki yazıda böyle kayıpların insandaki etkilerini, insanların yaşamlarını güçleştiren durumları ve bunlarla ilgili tedavi yaklaşımlarını bulacaksınız.

 

Yukarıda da belirttiğim gibi yaslar yalnızca ölümlerde tutulmaz ve yaşamın içinde birçok kaybın yasını ufak ufak yaşarız. Ama yaşamımıza damgasını vuranlar büyük kayıplardır. Yas tutmak ise bu kayıplara verilen duygusal bir yanıt, bu kayıpları kabullenme süreci ve bu süreçte yaşama yeniden uyum sağlamadır. Hatta bu öyle bir uyum sağlamadır ki tutulan yasın ardından kişi daha olgun ve güçlü olur. Yaşamla ilgili kayıplarda yeni yollar bulunur. Sevilen kişilerin kaybında ise, bu kişilerin iç dünyamızdaki tasarımları ile vedalaşırken bir yandan da onların bazı özellikleri edinilir ve bizimle birlikte -iç dünyamızda- yaşamaya devam ederler. Bu hüzün yaşama ve içselleştirme süreci yasın tutulduğunu gösterir.

 

Yas sürecini anlamaya çalışırken yas tutmanın üç öğesi dikkate alınmalıdır.

1.       Her yasta üzüntü ve keder duyulur,

2.       Her yas geçmiş kayıpları canlandırır,

3.       Her kayıp, yası tutulduğunda, büyüme, olgunlaşma, yenilenme ve gelişme için bir araç olabilir.

 

Yas tutma sürecinde de bazı araçlar kullanılır. Önemli iki araçtan birincisi gelenekler ve dini inançlar, ikincisi de kaybedilen kişiyi anımsatan eşyalar, olaylar ve kişilerdir. Gelenekler ve dini inançlar yas tutulmasını kolaylaştırırlar. Kişiye neler yapabileceği, neler olmuş olabileceği ile ilgili bir yol gösterirler. Böylelikle kaybın ilk şokunu yaşayan kişi bir yandan yaşamdan kopmamış ve gerçeklik içinde kalmış olur, diğer yandan kaybettiği kişiye ne olduğuyla ilgili açıklamalar bulur. Bunlar yas sürecinin streslerini hafifleterek yasın tutulmasını ve ilerlemesini sağlar, kişinin yası içinde dona kalmasını ve yaşamdan kopmasını engeller.

 

 

Yas tutma sürecinde farklı evrelerden geçilir. İlk anlarda kaybın duyulmasıyla birlikte bir şok yaşanır ve haber/olay anlaşılamaz hatta inkar edilir. Ardından kabullenme sürecinin başlamasıyla birlikte öfkelenme ve kızgınlık başlar. Öfke farklı yönlere gidebilir, kişinin kendisine, kaybedilen kişiye, kurtaramayan doktora… Kızgınlık ve öfke yatıştığında kabullenme daha da artar ama hala sanki kaybedilen kişi geri kazanılabilecekmiş duygusu vardır ve kaybedilen kişiyle, yaşamla, Tanrıyla pazarlıklar yapılır. Bu pazarlıkların bir sonuç vermediğinin anlaşılmasıyla birlikte hüzün artar. Kişi hüznünü yaşamak için kendisine izin verirse üzüntünün yoğunluğu gittikçe azalır, eski sıcaklığını kaybeder ve böylelikle yas tutulmuş olur. Artık kişi enerjisini ve odağını yasından başka yönlere daha güçlü, üretken ve sevgi ile çevirebilecektir.

 

Yukarıdaki süreçte yasın kabullenilişi de her aşamada artar. Diğer yandan bu evreler yukarıdaki gibi bölüm bölüm değildir, iç içe geçmişlerdir ve yoğunlukları dalgalanır. Bu evrelerin süreleri kişiden kişiye değişir. Ama genel olarak 6-14 ay arasında bir süredir. Kaybın yıldönümü yaşanırken alevlenen duygular da yatıştıktan sonra kişi normal yaşamını sürdürmeye devam edebiliyorsa olağan bir yas süreci yaşanmış demektir.

 

 

Bazı durumlarda kişinin yas tutma yetisi bozulur. Birincisi kişinin ruhsal yapısıdır. Gelişimi engelleyici ve örseleyici bir çocukluk geçirmiş, olağan çocukluk gereksinimleri yeterince karşılanmamış kişiler yas tutmakta ve üzüntü yaşamakta zorlanabilirler. İkincisi kaybedilen kişi ile o yaşarken kurulmuş olan ilişkinin doğasıdır. Bu ilişki çok bağımlı, çok örseleyici, çok engelleyici bir ilişki ise bu kişinin yasın tutulması zorlaşacaktır. Üçüncüsü kaybın yaşandığı biçimdir. Ani kayıplarda, ölen kişinin cesedinin çok zarar gördüğü ya da bulunamadığı durumlarda yasın tutulması zorlaşır. Dördüncü etken pek sık karşılaşılmayan bir biçimde sevilen kişinin kaybedilmesidir. Böyle durumlarda kişinin çevresinde benzer kayıplar yaşayan kişilerin olmaması nasıl bir yas tutacağını bilememesine ve çevresi tarafından anlaşılamamasına neden olmaktadır. Beşinci ve son etken de duygu ve düşüncelerin dile getirilmesinde yaşanabilen zorluklardır. Diğer aile üyelerinin üzülmesini istememe, kaybın hatırlanmaması için konuşmama gibi durumlar yasın tutulmasını engeller.

 

Yukarıdaki paragraftaki ilk dört etken için normal yaşamda bir şey yapılamaz, çünkü kaybın yaşanmasıyla birlikte geçmişte kalmışlardır ve artık kişinin kaderi olmuşlardır. Bu yüzden son etken çok önemlidir ve yasın tutulmasının sağlar. Eğer bir yolla kişinin, yasıyla ilgili duygu ve düşüncelerinin dile getirebilmesi sağlanırsa yas tutulmaya başlanır, süreç ilerler, duygular sakinleşir ve değişir, yaşama uyum artar. İlk etken olan kişinin kişilik özellikleri ile ilgili de yapılabilecekler vardır. Hatta yaşanan yas ile eskiden gelen sorunlara bakma şansı bile elde edilebilir. Ama bu ancak profesyonel bir biçimde, bu konuda deneyimli bir psikoterapistle birlikte yapılabilir.

 

Yukarıdaki beş etkenin her biri farklı düzeylerde yası etkilerler ve birinde ya da birkaçında yaşanabilecek yoğunluk yasın tutulmasını engeller, güçleştirir. Bu durumda da psikoterapötik yardım almak gerekir.

 

Yasın tutuluş biçimi çok özeldir. Kişilik özelliklerinden etkilendiği için, ayrıntıları herkes için farklıdır. Bir aile içinden birisi öldüğünde diğer aile üyelerinin her biri farklı tepkiler verecektir. Farklılıklarla takılmamak, kabullenmek ve empatik bir yaklaşımla onları anlamaya çalışmak gerekir.

 

Kişisel yas tutabilme yeteneğimizin ve gücümüzün kaynakları yaşamımızın ilk yıllarında gizlidir. Eğer kişinin ona yeterli bir bakımı sunan, seven, güven veren, sürekliliği olan, ayrılmaya ve büyümeye izin veren ve karşılıklı bir ilişki kurabilen bir annesi ve ailesi var ise yas tutma açısından daha yetenekli olacaktır. Bu yeteneğini geçmişteki deneyimlerinden, bakılmanın, sevilmenin, güven almanın, büyümesine izin verilmenin sayesinde iç dünyasında oluşturduğu, kendisine bunları veren ebeveynlerine ait anılarından alacaktır. İnsanlar iç dünyalarında, çevrelerindeki insanlarla ilgili anı adacıkları oluştururlar, o kişilerle ilgili anılarını saklarlar. Bu anı adacıklarına da ilişki kurdukları kişinin ismini verirler, annem, babam, erkek kardeşim, arkadaşım gibi. Bu anı adacıklarıyla ilgili bilgiler sorulduğunda bilinçli kısımlarını anlatırlar. Ama bir de bunların her zaman dile getirilmeyen bir kısmı vardır ki o da kişinin kendisiyle ilgili kısmıdır. Çünkü yaşamımızdaki her kişiyle ilgili anılarımızı kaydederken biz de orada ve bu kişilerle ve olaylarla bir biçimde etkileşim içindeyizdir. Yani seven bir annenin sevilen çocuğu, ağlayan bir kardeşin teselli eden abisi/ablası ya da bir doğumgününü kutlayan bir ailenin üyesi gibi. Eğer bu etkileşimlerin genelinden doyum almış ve çok örselemeyen ama geliştiren zorlanmalarla büyümüş, kayıplar yaşayabilmiş ve bunları özümseyebilmiş isek ya da çevremizdeki bizim için önemli kişilerin yaşadıkları kayıplarla nasıl baş ettiklerini gözlemleyebilmiş isek yasla karşılaştığımızda daha şanslı olacağızdır.

 

 

Yas yaşanırken yukarıdaki evrelerde yaşanabilecek şiddetlilikler ya da her hangi bir evrenin çok uzun sürmesi, tedavi aranmasını gerektirir. Eğer şok ve inkar evresi çok şiddetli olmuş ve kişi yaşanılanları yoğun olarak reddediyor ve inanmak istemiyorsa, gerçeklikten uzaklaştığı görülüyorsa; öfkesi ve kızgınlığı çok şiddetli, kendisine ve çevresine zarar verecek düzeyde ise, sürekli bir kızgınlık ve sinirlilik içindeyse; yas ile ilgili pazarlıkları yaşamını etkilemeye, ilişkilerini bozmaya, kişiyi gerçeklikten uzaklaştırmaya başlamış ise; üzüntü ve kederi çok yoğun, çok uzun süreli ve aşılamaz düzeyde ise mutlaka bir psikiyatriste başvurulması gerekir.

 

Bazen de yukarıdaki gibi şiddetli durumlar yaşanmaz ama olağan gidişten farklı bir durum olduğu, kaybedilen kişinin ardından kişinin yaşamının olumsuz yönde değiştiği çevre tarafından ya da kişinin kendisi tarafından fark edilir. Böyle durumlarda da psikoterapötik bir yardım almak kişiye iyi gelecektir.

 

Psikoterapötik yardımda yukarıda geçen, yasın tutulmasını engelleyen beş etkenden beşincisini ele alınır. Yani kişinin duygu ve düşüncelerinin dile getirebileceği tarafsız ve rahat bir ortam yaratılır. Böylelikle yasın tutulmasını zorlaştıran diğer dört etkenin farklı açılardan ele alınmasını sağlayacak bir zemin oluşturulmuş, bir yol bulunmuş olur. Bu zeminde kişi kaybettiği kişi ile ilişkisini, anılarını, zorluklarını, acılarını, rüyalarını ve tüm anımsadıklarını dile getirebilir, yasını tutabilir ve yaşamdaki yoluna devam edebilir. Kişi, terapistin sevecen, anlayışlı ve taşıyıcı rolü sayesinde yaşadığı güçlükleri aşar.


Yorumlar