Varoluşçu Psikoterapi ve Yabancılaşma Sorunu


27 Aralık 2016

1133


“Erdem ve mutluluk kişinin kendini onaylaması ve değerli görmesidir.” - Paul Tillich

GİRİŞ

Hemingway, Fitzgerald’a yazdığı bir mektupta “Hepimiz daha en baştan boku yedik; biz trajik karakterler değiliz”(Hemingway. Akt. May, 2016). Ne yazık ki Hemingway’in kendi çağı için söyledikleri bizim çağımız için de geçerlidir. Çağımız, insanı da trajik insan değildir ve durmadan içindeki Freud’un; “heyecanlar kazanında” yaşayan hayvanları ayartmak için onları beslemeye kendini mahkûm etmiştir. Onun için de tüm enerjisini tüketime yatırmış ve içindeki lanetleri beslemeye zincirlemiştir.

Elbette kendimiz ve yüce insanlık değerleri için yaratığımız her eser ya da her mabet öznenin kendi “Zihin Aparatı”nı nesneleştirmesi ve bu aparatın bir parçası bilinçdışı aparatı yarmasıdır. Bindiği gibi bilinçdışı Antik mezarların ve uyuyan lanetlerin ayaklanmaya hazır olduğu sonsuz ve sınırları olmayan bir dünyadır. Bu dünya ile başa çıkamadığınız zaman kendinize yabancılaşır “beden imgenize” yabancılaşır sadece tüketime ayarlı makinelere dönüşürsünüz. Çünkü enerjiniz tükenmiş mezarda yatan lanetler uyanmış, size kendi yanınızda yer açmış ve yaşamınızı cehenneme çevirmiştir.

Peki, bu lanetlerle nasıl başa çıkacağız? Şu kısa öykü aslında nasıl bir varoluş boşluğu ile karşı karşıya kaldığımız gösterir. Bir gün bir derviş uzun bir yolculuktan sonra bir kente girer kentin girişinde taş yontan iki taş ustası görür. Çok susamıştır selem verip yanlarına sokular ve çok susadım der onlara onlardan bir tas su ister. Ustalar elbette deyip suyu dervişe verirler. Derviş soluklanırken birinci ustaya sorar; “Ne yapıyorsunuz” der. Birinci usta; “Taş yontuyoruz der.” Bu sefer dönüp ikinci ustaya sorar aynı soruyu, ikinci usta; “Mabet yapıyoruz.” Der. Onun için yolumuz uzun, peşimizi bırakmayan lanetlerse çok fazla ve ancak bilinçdışının uyuyan ölülerinden ve lanetlerinden ölümsüz mabetler ve yapıtlar çıkararak yabancılaşmayla başa çıkabiliriz sanırım.

Hemingway’in “Baştan kaybettik” demesi ise bilinçdışını yaramama güçsüzlüğümüzü, geçmişle ilişkimizi keserek gelecekle bağ kuramamamızla trajik olamamamızla ilgilidir. Onun için çağımız insanı da biz de trajik değiliz sadece günlük tüketime odaklı, durmadan tüketip kusan nörotik cesetleriz.

Nietzsche; “Grekler, varoluşun korkularını da, korkunçluklarını da tanımış, sezmiş ve yaşayabilmek için Olympos'a özgü düş dünyasını yani tanrılarını yaratmışlardır.” Der. Böylece var oluşun, trajik oluşunun kavranması ile yani “var olma acısını” duyma ile insanın, Nietzsche’nin de “Bengi dönüş” dediği yazgıyı kabullenmesidir. Yani Prometheus’un, Sisiphos’un, Ikarus’un ve Atlas’ın yazgısını bilerek isteyerek kabullenmesidir.

Richo’ya göre: “Mitsel anlamda tekrarlama kolektif ruhun ayrılmaz bir parçası, geçmişte yaşanan olayları kabul töreni ve ruhsal olarak kişinin kendisini gerçekleştirmesine giden yoldur.” Bu durum Nietzsche’nin “Ebedi dönüş” dediği durum ile aynıdır. Nietzsche’nin trajik insanı da bu dönüşün içindedir hep, yani yaşadıklarına kabul töreni yapan, psikoonotolojisinde olanak olarak var olan yetilerinin peşine düşen ve kendini gerçekleştirendir. Tam da onun için “Terapi Odası” ruhlarımızın sahnesidir. O sahnede tekrarlar, yani “Bengi dönüş” yeniden sahnelenir ve danışan için bu bir çeşit kabul törenidir. Danışan bu törenden sonra cesaretle özgürlüğün kapısını aralar. Böylece geçmişle gelecek arasında ebedi bir bağ kurar.

Böylece kabul töreni ile başlayan “bengi dönüşü” yani trajik olanı kabullenme danışana yeni bir dünyanın kapısını aralar ve danışan, “ideal varlık” alanında yaratılan düş dünyasını, yani geçiş nesnelerini kullanarak yaratıcılığın nörotik çekirdeğine uluşmaya çalışır. Elbette buna ulaşmak için öncelikle hesaplaşması gereken ve yaratıcılığın da nörotik çekirdeklerinden biri olan yabancılaşma ve kaygı kavramı ile başa çıkması gerekir.

Yabancılaşma Endişe ve Boşluk

May (2013) çağımız için endişe ve boşluk çağı der. Fromm, günümüzde artık adına otorite denen ve gücünü kamuoyundan alın bir gücünün güdümüne girdiğimizi ve içimizdeki boşluğu bununla doldurduğumuzu bunun yerinde ise daha önce kilise ve ahlaki değerlerin olduğunu söyler (Akt. May, 2013). Frankl (2013) öz kıyımın önemli bir sebebinin varoluşsal boşluk olduğunu ve hafta içinde çalışanların hafta sonu ne yapacaklarını bilemediklerini ve buna da “Pazar günü nevrozu” der (Frankl, 2013). Heidegger (2008), insanın bu dünyaya öylece bırakıldığıbundan dolayı da kendi tercihleri ve seçimleriyle kendi yaşamını ileriye doğru kurma olanağına sahip olduğunu söyler (Heidegger, 2008).

Akkoyun (2011) ise insanların bir varoluş boşluğu içinde yaşadığını, bir tarafta bu var oluşun onanması ihtiyacı, diğer yandan da belirsiz bir zaman boşluğu içinde kendi yaşamanın sorumluluğunu üstlenmek durumu ile karşı karşıya olduğunu söyler. Kişinin yaşadığı var oluş boşluğu ile yabancılaşması arasında doğrudan bir ilişki var. Çünkü var oluş boşluğu aşılmadığı zaman kişi patolojisini de etkileyen yabancılaşma hastalığı ile baş başa kalır.

Erich Fromm (1973) çağımızda yabancılaşmanın bir kişilik hastalığı olarak insanın psikopatolojisinin temelinde yattığını söylemektedir (Fromm, 1973). Bunun belirtisi olarak da o insanın eşyalaştığını ve sadece tek bir yoldan dünyadaki yerini bulabildiğini bu yolun da sahip olma ya da tüketme olduğunu ve yabancılaştıkça satın alma ve tüketme duygusunun onun dış dünyaya daha çok bağladığını söylemektedir (Fromm, 1973, s. 555). Böyle davranan insanın ise kendi yaşamını anlamada güçlük çekeceğini söylemektedir.

Tillich bu duruma eşyalara maske takmak der. Bu maskelerin indirilmesi sonucunda ise hastalığın ve korkunun yenileceğini söyler. Toplum ve devlet tasarımlarının amacı ve hareket noktası insanı doğal durumdan kurtarmaktır. Çünkü doğal durumda “İnsan insanın kurdudur”  (Gökberk, 1991). Bu durumda sürekli bir savaş durumu vardır. Elbette bu toplum tasarımlarının temelinde Darwin’in adaptasyon kuramı vardır. Bu Tasarımlar ilke olarak daha çok ahlaki yargılar, rekabet ve otoriteyi benimsemiştir. Antik Çağ’daki tasarımlarda ahlaki yargılar, Orta Çağ’da tanrı devleti, sonrasında ise yararcılık, rekabet ve otorite üzerine kurulan devlet tasarımları yaşamda hayat bulmuştur. Elbette her tasarım da kendine özgü bir cinsiyet ve toplumsal cinsiyet kavramı oluşturmuştur. Biz daha çok bu tasarımlar sonucunda son yüzyılda insanın içine düştüğü çağın hastalığı olan yabancılaşma sorunu üzerinde duracağız. Bunun için de felsefe ’de yabancılaşma kuramına önemli katkısı olan Karl Marx, Friedrich Nietzsche, Heidegger ve psikolojide bu kurama önemli katkılar sunan Erich From, Rollo May ve Viktor E. Frankl ile sınırlı kalacağız. Bunu yaparken de yazın dünyasında ortaya konan ve canlandırılan yazın yapıtlarının içindeki kahramanlardan örnekler vereceğiz. Yabancılaşma sorunu önemli çünkü toplumdaki kadın ve erkek rolleri açısından bu sorunla baş etmek ve bu sorunu aşmak konusunda erkekler kadınlara nazaran daha da şanslı gözükmektedir. Çünkü insanın etkinlik alanlarını daha çok erkekler gasp etmiştir ama buna rağmen kendileri de yabancılaşma durumundan kurtulamamışlardır.

Hız çağı, sürekli bir yerlere yetişme telaşı ile kişilerin ruhlarında derin yaralar açmakta ve her şeyi tek harf olmaya çağırmaktadır. O tek harf Rollo May’ın deyişiyle otoritedir “O”.  Artık herkes tek harf olan bu canavardan korkmakta ve içindeki boşluğu buna itaat ederek doldurmaktadır (May, 2013). Kişi ile kişi arasındaki mesafenin uçuruma dönüştüğü  (Kuçuradi, 1997) ve bu durumun çağımız insanını sürekli bir endişe ile baş başa bıraktığı günümüzde kişiler artık ya o uçuruma atlamakta ya da karşılıklı her biri uçurumun ayrı ayrı kıyısında birbirlerinin yüzlerine bakmakta ve bir türlü birbirlerine kavuşamamaktadırlar. May (2013), erkeklerin bir otomobil parçalarını ya da cep telefonları modellerinin hepsini bildiğini ama iş anlamlı ilişkiler kurmaya gelince dillerini kaybettiklerini ve dilsiz kaldıklarını söyler. Sanırım bu durum toplumsal cinsiyet açısından kadınlar için de erkekler içinde geçerli bir durum. Peki, ne oldu da kişiler bu noktaya geldi?

Çağımızda, yabancılaşma sorunu, kişilerin kendi emeğinin ürünleri karışında (Marx, 2000) çaresiz kalması ve bunlar tarafından yönetilmesi ile kişiyi işlevsiz bırakacak derecede ortaya çıkan patolojik bir rahatsızlık olmaya adaydır. İnsanın ürettiği nesnelere hükmedememesi garip gelse de realite böyledir. Bunda elbette siyasal sistemlerin ve ekonomik modellerin doğrudan katkısı vardır. Çünkü bu modellerde çoğunlukla insan nesneler üreten bir araçtır sadece. Toplumsal cinsiyet rolleri de bu siyasal sitemler ve ekonomik modeller tarafından belirlenmiştir. Çünkü bu modellerde kişiler; uyruk, yurttaş, yoldaş, mürit ve toplumsal cinsiyet rolleriyle; kendi olma yüzleri olmayan kadınlar ve erkeklerdir.

  1. Psikolojideki Yabancılaşma Kuramı Yaklaşımları
  2. Erich Fromm’a Göre Yabancılaşma:

Erich Fromm, günümüzde artık adına otorite denen ve gücünü kamuoyundan alın bir gücünün güdümüne girdiğimizi ve içimizdeki boşluğu bununla doldurduğumuzu bunun yerinde ise daha önce kilise ve ahlaki değerlerin olduğunu söyler Sanrım adına kamuoyu ya da sivil toplum denen ve otorite ile özdeşleşen bu güç kişilerarası ilişkileri ve bireysel ayrılıkları önemsemediği için de yabancılaşma giderek artmakta onun için Fromm, yabancılaşmayı, modern insanın psikopatolojisinde yatan bir kişilik bozukluğu hastalığı olarak görür. Bunun temelinde ise Freud’un aktarma duygusu ve toplumsal anlamda Marx’ın kuramı olduğunu söyler Aktarım duygusunun biçimlenmesinde kültürel normların ve algılayışların çok önemli olduğunu söylemek mümkündür çünkü bu oluşturulan bir şeydir ve toplumsal cinsiyet kavramına da yüklen yargılardır.

Fromm, dünyanın bizi doyurmak zorunda kalan büyük bir elmaya benzetir. Biz o elmayı emeriz ve sürekli talep ederiz çünkü burada da her şey yapılabilir algısı vardır ve her şey nesnelerden ibarettir böylece insan yaşam karşısında nesneleşmiştir

Varoluşçu Psikolojide Yabancılaşma

Rolo May ve Yabancılaşama:

May (2013) çağımız için endişe ve boşluk çağı der. Şu kavramlar üzerinde durur; boşluk, yalnızlık ve endişe. May (2013) çağın başında ekonomik etkinlik alanı için kullanılan laissez-faire teorisinin günümüzde sadece rekabet ettiğimiz kişinin düşmanlığını kazanmakla sonuçlandığını ve birinin başarısızlığının diğerinin başarısı olarak görüldüğünü söyler  (May, 2013). Çağımızın sloganı olan “Her koyun kendi bacağından asılır” buyruğu sanırım yabancılaşma sorununun önemli bir ayağı olsa gerek ve çoğumuz öyle yetiştirildik.

Canetti’nin (2005) “Körleşme” adlı romanında yarattığı kahramanı Bay Kien’de hayatını tek etkinlik olan olana bilime adadığı ve kitaplarını korumak için evlendiğini anlatır ve bu etkinliğin de onu yok ettiğini. Kien kilime o kadar bağlıdır ki ofisi bile Ehrlich caddesindedir. Ehrlic Almanca’da doğruluk demektir. Bilimin doğruluğuna bu kadar inan ve kendini bu etkinliğe adayan Bay Kien’in hafızasında bir dolu bilgiden oluşan bir dünya vardır. Ama Bay Kien’in kendisi, kendi ismi gibi bu dünyanın içinde aslında yoktur. (Canetti, 2005)

Viktor E. Frankl ve Yabancılaşma Sorunu

Frankl, (2013) öz kıyımın önemli bir sebebinin varoluşsal boşluk olduğunu ve hafta içinde çalışanların hafta sonu ne yapacaklarını bilemediklerini söyler. Günümüzdeki durum aslında tam da bununla ilgilidir. Çünkü ülkemizde ve Avrupa’da insanlar hafta sonlarını sadece eğlence ve tüketim günleri olarak görmeye devam etmektedir. Çağımızın içine düştüğü şehvet ve tüketim çılgınlığını Dostoyevski yüzyılın başında Karmazof Kardeşler kitabında yarattığı karakterlerle çok güzel tasvir etmiştir. Freud, Dostoyevski ile ilgili yazdığı bir yazıda Psikanalizin bu yaratıcı karşısında silahlarını bir yana bırakması gerektiğini söyler  (Freud, Adler ve Jung, 1981). Karamazof Kerdeşler’de Tanrı ve hayvan aynı bedende büyük bir kavgaya tutuşmuştur

Fedor Karamazov, zalim bir şehvet örümceği gibi önüne çıkan her şeyi yıkarken, kutsalı temsil eden Alyoşa, Fedor Karamazof’la aynı genleri taşımaktadır (Zweig, 1990). Kutsal ve şehvetin kavgası yani İD ve Süperego’nun çatışması en küçük kardeş Smerdyakov’un baba katili olması ile son bulur. Kitap’ta baba Karamazov ve oğlu Dimitri aynı kadına Gruşenka’ya âşıktır. Bu örnek yabancılaşma sorununun çağımızı etkileyen ve geleceğimizi elimizden alacak boyutlara varabileceğinin göstergesi olduğunu söyler bize. Çünkü Exupéry’nin (2004) hızlı trenlere doluşan insanları gibi nerden yola çıktığımızı unutmak üzeriyiz (Exupéry, 2004).

Frankl (2013) buna “varoluş bunalımı” der. Kişi bu bunalıma bu dünyada bitirilmesi gereken şeylerden biri olan acılardan kaçtığı için düştüğünü söyler. Bildiğiniz gibi Frankl, ikinci dünya savaşı sırasında Hitler’in toplama kamplarında kalmış orada kız kardeşi hariç bütün ailesini bu gaz odalarında kaybetmiş ve acılara katlanmayı bir görev olarak gördüğü için hayatta kalmayı başardığını ve anlam arayaşın temel bir güdü olduğunu söylemiştir. Anlam aramanın bittiği yerde ise kişinin boşluğa düştüğünü ve anlamasızlığın pençesine takıldığını dile getirmiştir.

Sonuç olarak Mevlana’nın, Ney olmaya karşı gelen kamışın feryadı içinde yaşadığımız çağın ve aslında yabancılaşma sorununun bizden önce de hissedildiği ve bu sorunun ne kadar önemli olduğu üzerine önemli olduğudur.

“Duy şikâyet etmede her an bu Ney,

Anlatır hep ayrılıklardan bu Ney.

Der ki, feryadım kamışlıktan gelir,

Duysa her kim gözlerinden kan gelir.”

Kamışın çığlığı Ney’in sesidir. O çığlık, çağımızda kendine yabancılaşan insana hem lanet hem de çağrıdır. O sese kulak verip vermemek trajik olma ve olmamaya karar vermektir. Ya da her insanın “taş mı yontacağım”, “mabet mi yapacağım” kararını vermesidir.

Kaynakça

  • Akkoyun, F. (2011). Psikolojide İşlemsel Çzümleme Yaklaşımı Transaksiyonel Analiz. Ankara: Nobel Akademik Yayıncılık Eğitim Danışmanlık.
  • Büchner, G. (2011). Danton'un Ölümü. İstanbul: Mitos Boyut yayınları.
  • Canetti, E. (2005). Körleşme. İstanbul: Payel Yayınevi.
  • Exupéry, A. D. (2004). Küçük Prens. İstanbul: Mavibulut Yayıncılık.
  • Frankl, V. E. (2013). İnsanın Anlam Arayışı. (S. Budak, Çev.) İstanbul: Okuyan Us.
  • Freud, S., Adler, A. ve Jung, K. (1981). Psikanaliz Açısından Edebiyat. Ankara: Dost Kitabevi Yayınları.
  • Fromm, E. (1973). Çağımızın Özgürlük Sorunu. (B. Güvenç, Çev.) Ankara: Özgür İnsan Yayınları.
  • Gökberk, M. (1991). Felsefe Tarihi. İstanbul: Remzi Yayınevi.
  • Heidegger, M. (2008). Varlık ve Zaman. (K. H. Ökten, Çev.) İstanbul: Agora Kitaplığı.
  • Kızıltan, G. S. (1986). Kişinin Silinen Yüzü Çağımızda Yabancılaşma Sorunu. İstanbul: Metis yayınları.
  • Kuçuradi, İ. (1994). Nietzsche ve İnsan. Ankara: Türkiye Felsefe kurumu Yayınları.
  • Kuçuradi, İ. (1997). Sanata Felsefeyle Bakmak. Ankara: Ayraç Yayınları.
  • Marx, K. (2000). 1844 El Yazmaları. Ankara: Birikim Yayınları.
  • May, R. (2013). Kendini Arayan İnsan. (K. Işık, Çev.) İstanbul: Okuyan Us.
  • May, R. (2016). Psikoterapist ve ve Mitlere Yolculuk. İstanbul: Okuyan Us.
  • Zweig, S. (1990). Üç Büyük Usta; Balzac, Dickens, Dostoyevski. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Yorumlar