CİSED 2. Uluslararası Cinsel Sağlık Kongresi (2016)

Varoluş Kaygısı ile Baş Etmede Mistisizm


Köşe Yazıları

Prof.Dr. Cengiz GÜLEÇ


Tüm Yazıları

Anlam ihtiyacımız nereden kaynaklanıyor? Başka bir deyişle anlam ihtiyacımız ontik bir zorunluluk mu?

Canlı ve cansız nesneler, maddi ve manevi varlıklar, fiziksel-biyolojik olgular kısaca tüm varlık âlemi ile etkileşim içinde var olan İNSAN, nesnelere kendiliğinden bitişik olan, onlara içkin bir halde keşfedilmeye hazır bulunan anlamları doğrudan algılayamaz. İnsanoğlu nesneleri algılarken dolaysız bir şekilde ve kendiliğinden anlamları kavrayamaz. Gerçi algılama sürecinde nesne, birincil konumdadır ve bilinç nesnelere yönelir. Bu nedenle anlam konusu bilinçli bir zihinsel etkinlik sürecinin ürünüdür. Nesneler ve olgular anlamdan yoksundurlar. Onlara biz anlam veririz. Bazı nesneleri anlamlı kılar bazılarını anlamsız hatta değersiz görerek ilgi alanımızın dışında tutarız.

Nesneler ve olgular kendiliklerinden anlam yüklü olsalardı, insanlar arasında anlam sorununa ilişkin çatışmalar da olmazdı. Evrenin, yaşamın ve doğanın insandan bağımsız taşıdığı gerçek ve nesnel bir anlama varsa bile, insanoğlu eksik yaratılmış bir varlık olması nedeniyle bu derin ve gizli anlamı doğrudan kavrama gücüne sahip değildir. Bu nedenle ‘anlamı nedir?’diye hep soran bir varlık olmuş insanoğlu.

Yaşamın anlamı nedir?

Özgürlüğün anlamı nedir?

Mutluluğun anlamı nedir?

Sevginin anlamı nedir?

Adaletin anlamı nedir?

Varlık nedir?

Bu tür evrensel ve ebedi sorularla uğraşırken insanoğlu felsefeyi, dini, sanatı ve bilimi yaratmış, bu tür etkinliklerin her birinden de sayısız anlayışlar ve okullar gelişmiştir. Filozoflar, bilgeler, din adamları, sanatçılar, siyasetçiler bu soruların biri ya da birkaçına tutarlı, bütünlüklü cevaplar verme denemeleri ile insanların önüne çıkıp onları ikna etmeye, kendi yollarına çekmeye çalışmışlardır. Kısaca kavga,anlam sorunu çevresinde yürümüştür.

İnsanoğlu anlamlandırmadan yaşayamaz. Kendi varlığını fark etmesiyle birlikte anlam duygusu ve anlam ihtiyacı at başı giden iki zihinsel-ruhsal süreç olarak işlev görürler.

İnsanoğlunun ontik bir niteliği olan anlam duygusu bize neler kazandırır?

Birincisi, amaç yönelimli yaşamdır. Yaşamımızı anlamlı kılmak üzere amaçlar ediniriz. Amaçlarımıza ulaşmada bazı nesneleri ve kişileri değerli kılarız. Amaçlarımıza erişme yolunda olduğumuz durumlarda yaşamımızı anlamlı sayarız. Amaç ve anlam ihtiyacımız bu anlamda ikiz kardeş gibidirler.

İkinci olarak değer duygumuzun gelişmesidir. Anlam duygusu bize bazı şeylerin bizim için değerli olduğu duygusu yaratır. Değerlerimize sahip çıktığımız, onların uğruna yaşam nimetlerinin kimilerinden feragat ettiğimizde yaşamımızı daha anlamlı buluruz. İyi ve kötü, güzel ve çirkin, doğru ya da yanlış gibi değerler alanında yaptığımız tercihlerle yaşamımıza anlam katarız. Değer yaşantısı kişisel benliğimizin içine ‘Benlik Değer’i olarak yerleşir. Benlik değerimizi ve öz saygımızı korumak adına nelere katlanmayız ki? Değer yaşantısı bize yaşamın anlamı konusunda iyi bir kılavuz olarak işlev görür..Değerli, sevilen ve iyi olmak gibi bir yaşam yolu bizi kendi gözümüzde anlamlı bir varlık olarak yüceltir. İnsan değer yönelimli bir varlıktır. Üçüncü olarak üretkenlik ve yaratıcılık yolunda olmamızı sağlar. Anlam ve değer yaşantılarımız olmasa yaşamın herhangi bir alanında üretken ve verimli olamayız. Doğurganlık, üretkenlik ve verimlilik bizi kendi gözümüzde ve başkalarının gözünde değerli varlıklar olarak görünmemizi sağlar. Anlam duygusu yoksunluğu ya da anlam boşluğu gibi ruh hallerimiz bize yaşamın hiçbir değeri olmadığı duygusu yaratır. Bu hiçlik ve saçmalık duygularının da besin kaynağıdır. Son olarak yaşamsallık sayılabilir. Yaşamı olumlama, onu en üstün değer olarak algılama ve yaşama katılma gibi temel güdü ve davranışlarımız anlam duygumuzdan beslenir. Yaşam bize sunulan mucizevî bir armağan ise bunu anlamlı ve değerli kılma yolunda olmak varoluşumuzu anlamlandırmak demektir.

Anlam kavramı ile ilgili genel girişten sonra VAROLUŞUN VE YAŞAMIN ANLAMI NEDİR? Sorusuna geri dönelim.

İnsanoğlu tüm çağlar boyunca yaşamın ve varoluşun anlamı üzerine kafa yormuştur. Tarih öncesi dönemlere ilişkin kesin kanıtlar ve belgeler bulunmasa da bir takım simgesel anlatı biçimlerinden anlaşıldığına göre, bu sorular “ilkel” atalarımızı da meşgul etmiştir. Mağara ve kaya sığınaklarında binlerce yıl yaşamış olan paleolitik adam ile sazdan ve kerpiçten yapılmış kulübelerinde yaşayan ilkel ziraat ve hayvancılıkla yaşamlarını sürdüren neolitik insanı da ölümün yaşayan tüm canlılar için kaçınılmaz bir gerçek olduğunu fark etmişlerdi.

Evrenin ve yer kürenin sınırlarını bırakalım yaşadığı yerel coğrafyanın bile sınırlarını yeterince fark edememiş olsalar da kendilerini yaratan üstün bir iradenin varlığına inanmışlardı. Bu irade ile aralarını hoş tutmak amacına yönelik bir takım büyü tekniklerini kullandıkları ve belirli bir kutsallık anlayışı taşıdıklarını, bıraktıkları resim, heykel ve tapınak benzeri özel yapılardan anlamak mümkün.

İster ilkel atalarımız ister modern insan olsun korku ve kaygıdan azade değillerdi.

Korku, tüm canlılarda var olan temel bir duygudur ama kaygı, nesnesiz korku anlamında sadece insana özgüdür.

Bilinç donanımlı bir varlık olan insan, uygarlaşmak için bu kaygı ile baş etmek zorundadır.

İnsan, sahip olduğu bilinç sayesinde kendi varlık sınırlarını sürekli zorlayarak ve aşarak kültürü yaratmıştır. Çevresinde verili olarak bulduğu doğaya kendinden kattığı her şeye kültür dersek, insan kültürü yaratan ve yarattığı kültür ile kendini yeniden üreten bir canlı varlıktır.

Kendi rızası alınmadan, fikri sorulmadan dünyaya gelen insanoğlu, bir yandan bu mucizeyi anlamlandırmaya çalışırken öte yandan da neden var olduğunu anlamaya çalışmıştır.

Varoluşunun anlamını araştıran ve içinde yaşadığı dünyaya bir anlam vermeye çalışan tek canlı türü İNSAN’dır.

Sonsuz gibi gördüğü bu evrende diğer canlılar gibi kendisinin de fani bir yaratık olduğunu fark ettiğinde kaygı duyması da kaçınılmaz olmuştur. Varoluşuna yapışık olan bu kaygı onun bilen ve anlayan bir varlık olmasından kaynaklanmaktadır. Gerçi bu bilinç o’nu herhangi bir nesne olma durumundan kurtarıp, eylemlerinin özne’si olma durumuna yükseltiyor olsa da kaygı ve endişenin de pençesinden kurtulamayan sonlu bir yaratık olmasını da engelleyememiştir.

Kısacası sürekli kaçınmak zorunda hissettiğimiz bu dayanılmaz varoluşsal kaygı biz insanoğlunu araştıran ve sorgulayan yaratıcı bir canlı durumuna getirmiştir.

Bilmeye ve anlamaya yöneldiği her durumda bildiklerinden ve anladıklarından çok daha fazlasını bilemediğini ve anlayamadığını fark eden insanoğlu, fizikötesi aşkın bir üst iradenin varlığına inanarak bu sorununa bir çare bulmayı denemiştir.

Tüm evreni yaratan mutlak bir gücün iradesine tabi olmak durumunda olduğunu yani bir kaderinin olduğunu düşünmeye başlamıştır.

Bu üst irade uygarlık tarihi içinde giderek soyut bir YARATICI yani TANRI inancına doğru evrilmiştir. Tarih öncesi çağlarda değişik totemler biçimde somutlaştırılan ve tanrısallık atfedilen doğa güçleri zamanla daha soyut ve kendi içinde bir hiyerarşi barındıran çok tanrılı bir anlayışa dönüşmüştür. Yazılı tarihle birlikte Ortadoğu ve Mezopotamya coğrafyasında tek tanrılı dinler gelişmiş soyut ve mutlak hâkim tek bir TANRI fikri giderek dünyaya yayılmıştır.

İnsanlar giderek soyut ve mutlak hâkim bir ektanrı fikrine yönelmiş olsa da her zaman kendisine belirli bir kaderi biçen bu gücün iradesine mahkûm olduğunu düşünmüş, Tanrı üzerinden yaşamına bir anlam katmaya çalışmıştır.

Bu süreç antik çağların başında doğan felsefe içinde belirli bir dereceye kadar korunmuş olsa da, tanrı tanımaz düşünürler de olmuş ve evrenin ve insanın yaradılışını rastlantıya bağlayanlar da görülmüştür. Modern çağlarda özellikle tanrı tanımaz varoluşçular, insanın bu dünyaya her ne hikmetse fırlatılmış olduğunu dolaysıyla kendi varoluşunu bizzat kendisinin kurabileceğini, yaşamına anlam vermede özgür olduğunu bu nedenle de eylemlerinden sorumlu oluğunu iddia eder olmuşlar.

Belirleyen değil belirlenen olsa da bilinç donanımlı bir canlı olması hasebiyle sonsuz olmadığını ama sonsuzluğa dokunabileceğini duyumsamadan edemez.

Sokrates’in ünlü deyişindeki gibi “İnsan, kendini bilen bir hayvandır” ama aynı zamanda öleceğini bilen de bir hayvandır.

Ölüm ise yaşarken hiçleşmek demektir. Ebedi olana kıyaslandığında insan yaşarken de hiç’tir.

Ne kadar kendini yüce ve onurlu bir varlık olarak algılasa da aslında varoluşun hiçbir değeri yoktur.

Var olmanın mutlak bir değeri yoksa yaşamanın anlamı nedir o halde? İşte bu soru insanı hep kovalayan, kaçınılmaz ontolojik bir sorudur.

Varken yok olmayı, hiç olmamış gibi olmayı kavramakta ve kabullenmekte güçlük çekmektedir.

Ontolojik ve kozmik kaygı yaşayan insan ünlü psikanalist Yalom’un veciz bir biçimde ifade ettiği gibi bu sorunu dört türlü yaşantı ile duyumsamaktadır.

1.ÖLÜMÜN KAÇINILMAZLIĞI

İnsanoğlu ölümü “yabancı ama garip bir biçimde tanıdık” bir durum olarak yaşar. Bilinmeyen bir zamanda ölüme yazgılı olduğunu bilen tek canlı olarak insan, yalnızca kendisinin değil kendisiyle birlikte sevdiklerinin de aynı yazgıyı paylaştıklarını bilen tek canlıdır.

Sanıldığının aksine ölüme ilişkin kaygının erken çocukluk çağlarında başlar. Çocuğun ölümü keşfettiğinde yaşadığı kaygıyı giderebilmek için ölümsüzlük mitleri yarattığına ilişkin kanıtlar olduğu ileri sürülür. Yetişkin çağda ise ölümü inkâr etmenin başka yollarının bulunur. Örneğin “özel olma” arzusunun altında kişinin dokunulmaz ve incitilmez olduğu inancı yatar. Bir diğer inkar mekanizması ise “nihai kurtarıcı”ya olan inançtır.

2.ÖZGÜRLÜK VE SORUMLULUK BİLİNCİ

Yaşamını kendi iradesiyle yaptığı seçimlerle gerçekleştirme ve bu yolla yaşamına anlam katma bir tek insanoğluna ait bir olanaktır. Kişi kendi yaptıklarından sorumludur. Seçimlerimiz bize aittir. Herhangi bir yaşamsal durumu sürdüren, iyileştiren, olumsuz kılan ya da bitiren insanın bizatihi kendisidir. Çektiğimiz acıların ve sevinçlerin, başarı ya da başarısızlıklarımızın sorumluluğu da bize aittir.

3.YAŞAMIN ANLAMI

Kendimizi bir değerler ve inançlar dünyasına doğmuş olarak buluruz ama seçimlerimizle yeni değerler inşa edebiliriz. Ancak, bu değerler ve anlamlar bir anda cıva gibi elimizin altından kayıp gidebilir.”O halde tüm bu yaşadıklarımızın ne anlamı vardı?” sorusunun kapımızı çalacağı bir an çıkıp gelebilir.

3.VAROLUŞSAL YALITIM VE YALNIZLIK

Yalnızlık duygusu olarak ortaya çıkan bu yaşantı üç türlü olabilir. Birincisi kişiler arası ilişkilerde, ikincisi, kişinin kendi dünyasında, üçüncüsü de (ontolojik)varoluş, varlık düzeyinde.

Ontolojik yalnızlığı varoluşçu filozoflar şöyle tanımlarlar: Bireylerle girilen doyurucu ilişkilerin varlığına ve kişilik bütünlüğünün yeterli olmasına rağmen süren bir yalıtılmışlık durumu ve varlığın önünde sonunda tek başınalığı gerçeği.

Ölümle ve özgürlükle yüzleşmenin bireyi kaçınılmaz olarak yalıtımla yüz yüze getireceği ileri sürülmektedir. Kişi, bildik olandan uzaklaştıkça ve kendi olduğunu sandığı alışılmış rollerinden uzaklaştıkça “varoluşsal yalıtım” yaşayacaktır.

Varoluşçu düşünürler, kişinin başkasıyla (öteki) ya da “kutsal” olanla kurduğu sevgiye dayalı sağlıklı bir ilişkiyi yaşadığı sürece söz konusu bu varoluşsal yalıtım ve yalnızlık algısının getirdiği kaygıdan da o ölçüde uzak kalabilecektir.

Bu durumu ünlü bir başka varoluşçu psikoterapist Rollo May şöyle anlatır:”Eğer kendimizi gerçekleştirmeye doğru ilerleyeceksek kişinin sadece kendisi olmasıyla değil diğer benliklere katılımıyla gerçekleşeceğinin farkında olmalıyız.”

Ötekini dinleyerek, vermeyi bilerek, sevilmeden sevmeye dönerek, içtenlikle kendini ortaya koyarak üretken ve olgun bir sevgiye ulaşmak mümkündür. Bu tür bir sevgi yaşantısı varoluş kaygısı ile baş etmenin en uygun yoludur.

Hepimiz yaşamın sıradanlığına ve belirsizliğine rağmen hayatı anlamlandırma çabasını ve kaygısını çoğu zaman yaşarız. Sevilen bir kişinin ölümü, bir felaketi yaşamak ya da buna tanıklık etmek, ciddi bir hastalık ya da her gün yaşanan rutine şu ya da bu nedenle ara vermek “hayata tutunmamıza “ neden olabilir.

Anlam sağlığımızın bozulduğu anlarda “niçin yaşıyorum?” sorundan “nasıl yaşıyorum?” sorusuna geçebilirsek yaşam krizlerinden daha kolay kurtulabiliriz.

Kar ve çıkar gütmeden başkalarına yardım etmek, toplumsal hizmet amaçlı dernek ve vakıflara katılmak, dünyayı daha anlaşılır ve yaşanır kılmayı amaçlayan siyasi ve ideolojik yönelimli örgütlere girmek, belirgin bir yüce değere kendini adamak, yaratıcılık etkinlikleri yoluyla kendini keşfetmek, iç görü ve farkındalık arttıran ilişkilere girmek kısaca kendini aşmaya yönelik her tür girişim ve etkinlik insanoğlunun anlam yaratma kaynakları olarak sıralanabilir.

Varoluşsal kaygı ve anlam boşluğundan kurtulmanın insanlık tarihi boyunca bilenen en etkin yollarından birisi olan insanın İNANMA ihtiyacına ayrı bir önem vermek zorundayız.

Eski Yunanca’dan ilk hristiyanlara geçen şöyle bir deyiş vardır: CREDO, QUİA ABSURDUM ES. (İnanıyorum, çünkü saçma)

İnanç aynı sevgi gibi aklın yolunu izlemez. İnanmanın gerekçesi akılla temellendirilemez bu nedenle akli gerekçeler olsa olsa saçmadır. İnanç, bilginin konusu değildir. İki insan aynı dogmaya inanmakla birlikte gerekçeleri farklı olabilir. Bu anlamda inananın inanma nedenleri öznel’dir. Başkası için geçerli olmak zorunda değildir.

İnanmanın nedenleri ve gerekçeleri deneyim ve yaşantılarımızdan elde edilen sezgilere dayandığı için teorik akılla donatılıp başkaları için anlaşılır kanıtlar haline gelmesi hem zordur hem de zorunlu değildir. Ancak inançlar ne kadar öznel olurlarsa olsunlar temellendirilebilir ve kanıtlanabilir bilgiye dönüşme eğilimi gösterirler. Anlaşılır, paylaşılabilir, makul hiç değilse sağduyuya uygun kanılar haline gelme özelliği gösterirler.

Bu düzeye gelemeyen inançlar sağlam hakikatler olma iddiasından ödün vermek zorunda kalırlar.

Bilimsel bilginin olmazsa olmaz koşulu olan kuşku, en sağlam inançlara da bulaşabilir. Bu durum da ciddi bir içrel çatışma doğurur. Çatışmadan kurtulmanın iki yolu vardır. Birincisi, inanç-kuşku geriliminde kuşkuyu inkâr etmek ve inancı bütün bir mümin olmak. Bunun dinler tarihindeki en iyi örneği, tüm tek tanrılı dinlerin kurucusu kabul edilen Hz.İbrahim’in sarsılmaz imanı örnek gösterilir. Bilindiği gibi Hz.İbrahim bir nedenle tanrısının buyruğu ile oğlunu kurban etmek durumunda kalır. Kendisine iletilen bu kesin ve mutlak buyruk karşısında hiçbir kuşkuya ve tereddüte mahal vermeden oğlunu kurban etmek üzereyken, gökten bir koç gönderilir. Bu öykü bir anlamda müminin imanın sınanması karşısında nasıl durması gerektiğini insanlara gösterir. İman ne denli güçlü ve sahici ise bu dünyada ve öte dünyada bunun mutlaka bir ödülü de olacaktır. Verilmek istenen mesaj gayet açık. İnanan kişinin imanını diri tutması öğütlenir çünkü şeytan içimizde ve yanı başımızdadır. Sınanmaktan kimse kurtulamaz.

İkinci yol, inançlarını bilgi düzeyine yükseltmek. Bu yola giren insanın önünde yine bir çatal vardır. Ya inançlarını felsefi kavramlarla temellendirmeye çalışacak ve Teleoloji (ilahiyat) alanına girecek ya da bir adım daha atıp doğrudan felsefenin alanına girecek.

Teolojiden medet uman, Tanrının varlığını türlü akıl yürütmelerle kanıtlamaya ve felsefeden ödünç alınmış kavramlarla inancını temellendirmeye çalışır. İslam’da kelam ilmi işte bu görevi yerine getirmeye çalışır. Diğer tek tanrılı dinlerin ilahiyatçıları da benzer bir biçimde tanrının varlığını kanıtlamak üzere yüzyıllardır mesai yaparlar.

Felsefe alanına giren mümin giderek inancının yerine bir takım felsefi spekülasyonlara başvurmak zorunda kalır. İmdadına felsefenin metafizik ve ontoloji (varlık bilim) dalları yetişir.

İnsanın sahip olduğu zihnin dinamik yapısı gereği ürettiği bilgi de türü ne olursa olsun (bilimsel, felsefi ya da sezgisel duyumsama) dinamik bir nitelik gösterir. İnanma eylemi de aynen düşünme gibi bu dinamizmden nasibini alır.

Dinlerin oldukça statik ve formel hatta hiyerarjik yapısına hapsolmaya direnen yaratıcı dinamik zihinliler inanç-kuşku arasındaki gerginliği başka bır yola girerek aşmaya çalışırlar. Bu yol mistisizmdir.

Bu yol aklı dışarda tutarak mutlak hakikate ulaşmak için kalb gözü ile ve aşk yetisi sayesinde heterodoks bir ezoterizm (batinilik özelliğini koruyan tüm tasavvuf (mistik) okulları bu gruba girer) geliştirirler.

Gerçekliği kategorize etme yetimiz olan aklı dışarda tutan mistik bir mümin, varlıkların birliği anlamında ki tevhid anlayışı ile vahdet-i vücud ve vahdet-i mevcut öğretilerine bel bağlar ve anlamda örgütlenmiş tarikatlere girer.

Ancak mistik tecrübeler dildeki kavramlara dökülemeyecek söz ötesi içrek yaşantılar olduğu için ve tümüyle öznel nitelikli olmaları gereği nesnel bilgiye ve tanımlara dökülemezler.

Mistik bilgi çok az kişinin çok özel temrinler ve aşkın duyumsamalar ve meditatif alıştırmalar sonucunda elde edebilecekleri bir yaşantısal bilgidir. Dolaysıyla anlatılamaz ama yaşanabilir.

Seyr-i sülük içindeki bir mistik zaman zaman içine girdiği ve cd (trans) halinde olsa olsa gözlenebilir. Ancak bu özel ve olağan dışı, mistik için olağanüstü yaşantıyı betimleye kalktığında da ancak bu yolun mensuplarının kavrayabileceği özel bir dil kullanmak zorundadır. Bu dil allegoriler ve metaforlarla yüklü çok yüksek düzeyde sembolik bir dildir. Olsa olsa şiirin dili buna yaklaşabilir. Dolaysıyla mistik bilgilere dayandırılmış inanç akılla değil kalb gözü ile kavranabilir.


Köşe Yazıları | 2298 | 31 Ekim 2014
Yorumlar